Home » 2012

Wijsheden aan de zoon

Şeyh Edebali was een wijze en invloedrijke geleerde tijdens het Ottomaanse Rijk. Tevens is hij de schoonvader van de oprichter van het Ottomaanse Rijk, Osman Gazi. Şeyh Edebali had -met al zijn vertrouwen in zijn zoon- wijsheden genoemd waar Osman Gazi en zijn opvolgers mee te maken zouden hebben. Deze wijsheden, in het Turks bekend als de “Nasihat”, heb ik proberen te vertalen naar het Nederlands. In de tekst wordt Osman Gazi aangeduid als de ‘zoon’.

O zoon, u bent nu een heer!
Hierna is;
Woede door ons, berusting door u.
Het afzien door ons, gemoedsrust door u.
Beschuldiging door ons, aanvaarding door u.
Zwakheid door ons, tolerantie door u.
Onenigheid door ons, gerechtigdheid door u.
Oneerlijkheid door ons, genade door u…

O zoon, wees geduldig,
Geen bloem bloeit voortijdig.
En vergeet niet:
Laat de mens leven om de staat te laten leven

O zoon, uw werk is zwaar,
Uw werk is hevig, uw kracht is afhankelijk van de mens.
Moge Allah u helpen…
U bent sterk, machtig,
Slim, welsprekend!
Echter; als u niet weet waar en hoe u dit moet gebruiken,
Zult u met de ochtendwind wegwaaien
Uw woede en ziel zullen samen uw verstand overwinnen
Blijf altijd geduldig, volhardend en zelf beheersend!
De wereld
Is niet zoals u deze ziet.
Alle onbekenden,
Niet-overwonnen en niet-ontdekte zaken
Zullen met uw deugdzaamheid en moreel
In het daglicht vallen.

O zoon! Heb respect voor uw moeder en vader!
Zegening is samen met ouderen
Wanneer u uw geloof verliest,
Verandert u in een woestijn terwijl u groen was.
Wees eerlijk! Bekommer uzelf niet over elk woord!
Zie niet wat u ziet! Weet niet wat u weet!
Ga niet vaak waar u gewild bent!

O zoon! Heb medelijden met drie personen:
De geleerde tussen onwetenden,
De rijke die verarmd is en
De befaamde die zijn aanzien verliest.

O zoon! Vergeet niet dat
Wie zich hoog bevindt,
Is niet zo veilig als degenen die beneden staan.
Wees niet bang als u gelijk hebt!

Hollanda’daki yabancılar gerçekten yetenek mi?

Havanın tek günde 40 kez değiştiği bugünlerde arabanın içerisinde biriken litrelerce yağmur suyunu temizledikten sonra apar topar Tilburg Üniversitesinde faaliyet gösteren Türk öğrenciler derneği Stichting NBA’nın ve diğer organizasyonların düzenlemiş olduğu “Van gastarbeider tot toptalent (Misafir işçi konumundan büyük yeteneklere) sempozyumuna katıldım. Başta şunu ifade etmem gerekiyor ki, mekan üniversite olunca (dolayısıyla sadece Türklerin bulunmadığı bir yer) alışıla geldiğimizden daha farklı organizasyonlara şahit oluyoruz (olumlu manada). Program esnasında güldük, eğlendik, düşündük, taşındık, andık, anladık.. Belki de en önemlisi bu sonuncusuydu: anlamak.

Salonun yarısına yakın olduğu programda sunuculuğu Ersin Kiriş yaptı. Genç sunucu normalde sunuculuk, yazarlılık ve habercilik yapıyor. Herhangi bir diploması olmadığını ifade eden Kiriş, buna rağmen sunuculuk yeteneğini program süresince başarıyla sergiledi. İlk olarak sempozyumdaki konularla alakalı önceden sokaktaki insana sorulan soruları izledik bir filmde. Yorum verenleri şu kategorilere ayırabiliriz: ciddiler, komikler, ‘fikrim yok’cular veyahut fikirsizler, yirmi yüzlüler ve uzaylılar..

Filmin ardından Kiriş ilk konuşmacı olarak Chris Huinder’i takdim etti. Forum (çok kültürlü konular enstitüsü) yetkilisi Huinder, istatistiklerle Hollanda’daki göçmen gruplarının nesilden nesile eğitim durumu hakkında bilgiler verdi. En önemli sonuçlar ise şunlardı:

  • Eğitimdeki zaafların bazen normal karşılanması gerekiyor, zira velilerin eğitim durumları çoğunlukla düşük (ve hatta bazen hiç yok).
  • Hollanda’da büyüyen/yetişen gençlerin yüksek okullardaki sayıları ve başarıları gün geçtikçe çoğalıyor. 15 Yıllık bir sürede yüksek eğitim görenlerin sayısı ikiye katlandı.
  • Göçmen gruplarındaki bu yükseliş bir kuşakta iki kat olurken, eğitim durumu düşük olan Hollandalı ailelerde bu yükseliş ancak üç nesilde elde edilebiliyor.
  • Bunun gerekçesi öncelikle eğitimsizliğin getirdiği zor şartların farkında olup, iyi bir yere varmanın azim duygusu.
  • Sorulan soru üzerine bu rakamlardan bir çok basın kuruluşu ve diğer kurumların habersiz olduğu belirtildi. Huinder bu durumu “medya için iyi haber, kötü haberdir” şeklinde kısa ve öz bir yorumla açıkladı.

İkinci konuşmacı olarak Mohammed Benzakour mikrofona geçti. Yazarlılık, köşe yazarlılığı ve şairlik yapan Benzakour’un bakış açısı tamamen farklıydı. Ne rakamlara dayalıydı, ne istatistiklere. Eğitim veya öğretim ile elde edilen başarının yetenek sayılamayacağını savundu Fas asıllı yazar. Asıl üstün yeteneğin insanın öğrendiğinin dışında birşeyi başarılı şekilde yapabilmesi olduğunu söyledi. Ve bunun için son derece düşündürücü örneği vardı. Verdiği örnek şu şekildeydi:

Zamanında dedelerimiz, babalarımız kendi ülkelerini, kendi memleketlerini, kendi kültürlerini, kendi eş, dost, akrabalarını ve diğer herşeylerini geride bırakıp; dilini-dinini bilmedikleri, yabancı sokaklarda gördükleri ve tanımadıkları yüzlerin bulunduğu ülkeye sırf geleceklerini kurabilmek, kendilerinden sonra gelecek nesillere elverişli şartlar oluşturma düşüncesiyle geldiler.. Hakikaten bu değil midir gerçek başarı ve yetenek? Elinden tutan yok, haline bakan yok, kendi ayakların üzerinde zorlu bir hayat mücadelesi..

Anlamıştık ve büyüklerimizi anmıştık.. Salondaki öğrenciler yazarın bu bakış açısını son derece içtenlikle alkışlarken, Benzakour daha önce devlet ahkamına bulunduğu bir talepten bahsetti. Hollanda’nın savaş sonrası yeniden kalkınması için büyük katkıda bulunan ve zorlu şartlar altında hayat mücadelesi veren büyüklerimizin anısına henüz bir çoğu hayattayken her eyalete birer anıt yapılması gerektiğini söyledi. Bence de fena bir fikir değil: göçmenlerin bu kadar yoğun olduğu ülkede bunun olmaması bir hata.. Gerçi yanımdaki arkadaş böyle birşey yapılması durumunda “o anıtlara verecekleri parayı bize verseler ya” diyecebilecek büyüklerimizden bahsetmişti kulağıma fısıldayarak. O da doğru ya, bu sefer büyüklerimizi farklı şekilde anmıştık.. : )

Ara verilmişti. Normalde hiç içmediğimiz kahveyi içtik, muhabbet ettik, yönetimi eleştirdik, ‘eleştirmek güzel birşeydir’ diyip helalleştik, sonra organizasyona yine şikayette bulunduk..

İkinci bölüm başlamıştı. Bir film daha hazırlanmış, onu seyrettik. Az kalsın Filistin’e gideceğiz sanmıştım.. Filmin ardından avukat Famile Fatma Arslan’ın hikayesini dinleyecektik bu sefer. Ama bayan Arslan Hollanda’nın eksik olmayan trafiğine takılmıştı. O olmayınca stand-up’cı Roue Verveer’i izledik. Sürinam asıllıymış. Adamın hayatı koca bir komedi, hâl böyle olunca anlatacakları da bitmedi. Ama harbiden gül-gül-gül, karnım ağrıdı. Schiphol Havalimanındaki yaşadıkları mı dersin, Afganistan’da olanları mı dersin, ya da aile içerisinde yaşananları mı dersin.. Güldürmekle kalmadı tabi, güldüren insanlar hep mesaj verirler, bkz. Kemal Sunal. Düşündükten sonra, şimdi taşındık..

Kendisine karşı bu zamana kadar ırkçı yaklaşımın olmadığını söylerken, aslında bunun kendisinden kaynaklandığını söyledi. Yoksa Sürinam’a her gidip-gelmesinde %100 kontrolden geçiyor, ama herşeye rağmen kızmıyor; sırf gıcır-gıcır bir araba kullandığı için durduran polise cevabını yapıştırıyor vs. Bunları bir çok kişi -belki haklı olarak- ırkçı yaklaşım olarak değerlendiriyor. Ama bu arkadaş böyle değil. Dedik ya, hayatı komedi, komik sözlerinde ciddi mesajlar barındırıyor ve bu şekilde daha etkili oluyor.

Ve avukat Famile Fatma Arslan gelmişti. Merakla bekliyorduk hikayesini. Meğer sandığımızdan da fazla zorluklar çekmiş Arslan. Bizimkisi nedir ki..? Biz derdimiz destek verenimizin olmaması. Ama unuttuğumuz şey, karşımıza çıkan hiç kimse olmadı. Fatma Arslan’da maalesef durum böyle değildi. ‘Maalesef’ demek ne kadar doğru olur bilmem, zira bu gerçek bu azmi kazandırdı, daha fazla şeyler öğretti ve bizim önümüze örnek bir başarı hikayesi olarak çıkmaya sebep oldu bu gerçek. Hayır sandığımız şeylerde şer, şer bildiğimiz şeylerde de hayır olabilir misali. Hikaye anlatılırken aklıma babamın yaşadığı bir kıssa aklıma geldi. Zamanında babam bir Türkiye’de bir çok doğu illerinin köylerinde sınıf öğretmenliği yaptı. Okulun tek öğretmeni olan babama kız çocuğu teslim eden babalarının ‘mektup yazmasını bilsin, yeter’ demeleri misali.. Yıl 2012, halen aynı kafaya devam. Herneyse, avukat demiştik. Famile Fatma Arslan mezun olduktan sonra olsun, 10 yıl önce avukat olduğunda olsun, iş hayatında bir çok zorluklar yaşamış.

Bu konuda en büyük mesajı ‘kendini kurban görmemek/göstermemek’. Bir hedefe varılacaksa, azimle, gayretle varılması gerekir. Kendi kendine birşey olmaz. Kişisel şans da lazım bu konuda. Bu şansı senin için başta çevren oluşturur, iyi dostların/yakınların sana yardımcı olurlar ve motive ederler. Yani farkına varmadan iyi bir zemin hazırlanır ve bunun üzerine kendi gayretinle başarını kurarsın.

Hollanda’da aynı zamanda ilk başörtülü avukat olan Arslan’a öğrencilerden gelen soru üzerine, şuan bir çok başı örtülü avukat olduğu bilgisini verdi. Kendisi şuan işveren konumda ve işi büyütmüş vaziyette. Allah başarılarının devamına erdirsin..

3 Saat bu şekilde geçti. Herkese koca bir alkış, güzel bir programdı. Bütün organizatörlere (Academic Forum, Stichting Nieuw Brabantse Academici, Child Chance Foundation ve Ysea’ye) 90 milyon önünde şükranlarımı iletiyorum.

Bu arada doğru ya.. Bachelor eğitimimi tamamlamam için Cuma gününe bir rapor yetiştirmem gerekiyordu. Neyse, daha tam tamına bir gün varmış.. Bunu yapabilirsem gerçekten kendimi yetenekten sayacağım. Ve belli mi olur, gelecek nesillere bu başarımı aktaracağım..

Selâm, sevgi ve saygılarımla,

MehmetİO

Şems-i Tebrizi – 40 Kural

1. Kural: Yaradanı hangi kelimerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. Kural: Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!

3. Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. Kural: Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği : “Bırak kendini, ki gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. Kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. Kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilir.

9. Kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. Kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. Kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. Kural: Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

17. Kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil, kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.

19. Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. Kural: Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. Kural: Madem ki insan eşrefi-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Herkes ve her şey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

27. Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.

28. Kural: Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.

29. Kural: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. Kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki, başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter.

31. Kural: Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

33. Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

34. Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrı’ya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiğ i ölçüde olgunlaşır.

36. Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar, o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!

37. Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

38. Kural: “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde.. . Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.

40. Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.

Yoğurtçu..

Bir gün de yoğurtçu geçer dedemin evinin önünden…Hemen ayaklanır bizimki.
“Hanım, şu yoğurtçudan biraz yoğurt alsak!..”
Kaşlarını çatar teyzemiz: “Var evde yoğurt!…”
“Olsun!.. Sen,yine de biraz alsan!..”
“Var dedik ya efendi!..”
Birazdan sokaktan aynı ses: “Yoğurtçuuu!… Taaaze yoğuuuurt!…” diye ünleyince, dedem duramaz: “Haydi hanım,komşulara ikram edersin. Al şu yoğurttan biraz!..”
“Efendi…Yoğurdumuz çok..komşulara da yeter!..”
Kısık bir sesle: “Ne vardı azcık daha alıverseydik!..”
Bir zaman sonra, aynı yoğurtçu tekrar geçer evlerinin önünden…
Dayanamaz artık hacı baba: “Hanım alacaksan al, yoksa ben gidip alacağım!..”
Teyze ellerini koyar beline, geçer beyinin karşısına: “Niçin bu kadar ısrar ediyorsun efendi?.. Deyiver bakalım!..”
Ezik bir gönülle: “Yahu hanım, şu soğuk kış gününde, bu yoğurtçu üç defadır geçiyor evimizin önünden. Eğer satış yapabilseydi, geçermiydi aynı yerden durmadan?..”
Yazarın yorumu: Ah, yürekli ecdadım benim!.. Senin ölçülerinden, gönül inceliğinden öyle mahrum kaldık ki!.. Ne kendimize, ne ele benzer olduk!..

Günümüz insanı

Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var;
Daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz;
Daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz;
Daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz;
Daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz;
Daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz,
Çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz.
Çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz,
Çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz,
Çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.
Paylaşmak özel ve güzeldir, yaşamı paylaşmak, özel gün ve anları paylaşmak değer verip değerinizi bilen birileri olduğunu bilmek onunla paylaşmak ne kadar lüks artık onu bulmak ve kaybetmemek, dostluğu, sevgiyi, hüznü paylaşmak ne güzeldir tüm bunların tarihe karıştığı bir dönemde elde etmek ve yaşamak.